Kastoria en çok merak edilen şehirlerden biri. Batı Makedonya’nın dağlarına gömülmüş, bir gölün üzerine yarımada gibi kurulmuş bir şehir var. Yunanca’da Καστοριά. Arnavutluk ve Kuzey Makedonya sınırına yakın, ülkenin en soğuk ve en az bilinen köşelerinden birinde duruyor. Ama içine girdiğinizde karşınıza çıkan manzara Yunanistan’ın klasik kartpostal görüntüsünün tam zıddı: beyaz badana yok, mavi kubbe yok. Onun yerine taş konaklar, gölün üzerine eğilmiş söğütler, kürk atölyeleri ve yüzlerce yıllık freskleriyle ayakta duran onlarca Bizans kilisesi var.
Kastoria’yı özel yapan şey aslında tek bir şeyle açıklanamıyor. Hem bir göl kasabası, hem bir Bizans açık hava müzesi, hem de yüzyıllar boyunca Avrupa’nın kürk pazarını besleyen bir zanaat merkezi. Ve bunların hepsi birbirinin içine geçmiş durumda.
Kastoria Nerede, Nasıl Gidilir?
Kastoria, Batı Makedonya bölgesinin merkezlerinden biri ve aynı zamanda Kastoria ilinin başkenti. Deniz seviyesinden yaklaşık 630 metre yükseklikte, gölün çevrelediği bir yarımadanın üzerine kurulu. Selanik’e kara yoluyla mesafesi yaklaşık 190 km, yani otoyoldan 2 saate yakın bir sürüş.
Otobüsle: Selanik KTEL otobüs terminalinden Kastoria’ya günde birkaç sefer düzenleniyor, yolculuk yaklaşık 3 saat sürüyor. Uçakla: Kastoria’nın kendi küçük havalimanı (KSO) var, ama seferler sınırlı ve büyük ölçüde iç hat mevsimsel uçuşlardan ibaret. Çoğu ziyaretçi için en pratik yol Selanik’e uçup oradan kara yoluyla devam etmek. Arabayla: Egnatia Otoyolu’ndan (Selanik-Igoumenitsa hattı) kuzeye sapan bağlantı yollarıyla rahatlıkla ulaşılıyor. Kastoria’yı Batı Makedonya’daki diğer duraklarla -Prespa Gölleri, Florina, Nymfaio- birleştiren bir rota planlamak gayet mantıklı, çünkü bölge birbirine çok yakın.
Tarih: Keletron’dan Kastoria’ya Kastoria’nın hikayesini anlamak için önce ismine bakmak gerekiyor. Şehir antik çağda Keletron (Κέλετρον) olarak biliniyordu. Bizans döneminde bölgeye artık Kastoria denmeye başlandı ve bu isim, gölde bir zamanlar bolca yaşayan kunduzlarla (kastori, κάστορας) ilişkilendiriliyor. Halk arasında ise isim, Zeus’un oğlu efsanevi kahraman Kastor’a bağlanıyor. Tarihçi Prokopios, 6. yüzyılda İmparator Iustinianos döneminde şehirden söz eden ilk yazılı kaynaklardan birini bırakmış.
Kastoria, Roma, Bizans, Norman, Bulgar ve son olarak Osmanlı egemenliği gibi pek çok dönemi art arda yaşadı. Osmanlı idaresi altındaki dönemde şehir “Kesriye” adıyla anılıyordu ve bu isim bugün hâlâ Türkiye’deki bazı yer adlarında (örneğin İzmir’deki Kesrelizade gibi soyadlarında) iz bırakmış durumda. Şehir 1912’de, Balkan Savaşları sırasında Osmanlı idaresinden çıkarak Yunanistan’a bağlandı.
Kastoria’nın en dikkat çekici tarihsel özelliği belki de kesintisizliği. Şehir, farklı imparatorlukların gelip geçtiği yüzyıllar boyunca hiç terk edilmedi ve nüfusu -Rumlar, Yahudiler ve Müslümanlar- yüzyıllarca iç içe yaşadı. 6. yüzyıldan itibaren varlığı belgelenen Romanyot Yahudi cemaati, Osmanlı döneminde ticaretle uğraşırken, Rum nüfus büyük ölçüde kürk işlemeciliğine ve ticaretine yöneldi. Bu iş bölümü, şehrin bugünkü ekonomik kimliğinin temelini attı.

Kürk: Şehri İnşa Eden Zanaat Kastoria’yı bir cümleyle tanımlamak gerekirse: kürk şehri. Gölde bir zamanlar bol miktarda bulunan kunduz, kısa süre içinde tükendi, ama yerel zanaatkarlar bu boşluğu doldurmayı öğrendiler. Kastorialı kürkçüler, dünyanın dört bir yanından gelen kürk artıklarını ve düşük değerli parçaları alıp, ustalıklı dikiş teknikleriyle birleştirerek yüksek kaliteli ve nispeten uygun fiyatlı kürk mantolar üretmeye başladılar. Bu, Kastoria kürkçülüğünü benzersiz kılan asıl teknik: ham materyalin pahalı olması değil, işçiliğin değer katması.
Zanaatın kurumsallaşması araştırmacılara göre 16. yüzyıla kadar uzanıyor. 18. yüzyılda kürk uluslararası düzeyde zarafet ve statü simgesi haline gelirken, Kastorialı ustalar ürünlerini Orta Avrupa’nın önemli ticaret merkezlerine kadar taşıyarak Osmanlı sınırlarının çok ötesinde bir şöhret kazandılar. 1912’de Osmanlı idaresinden çıkışın ardından, 1915’te kürkçüler kendi loncalarını -Kastoria Kürkçüler Derneği “Profitis İlias”- kurdular. İkinci Dünya Savaşı’nın yıkımından sonra talebin yeniden canlanmasıyla birlikte şehir, kürk fuarları düzenleyecek kadar büyüdü ve bugün hâlâ Yunanistan’ın, hatta dünyanın önde gelen kürk işleme merkezlerinden biri olma özelliğini koruyor.
Şehirde gezerken kürk atölyelerinin vitrinlerine göz atmak, bu zanaatın hâlâ ne kadar canlı olduğunu görmek için yeterli.
Ntolço ve Apozari: Konakların Mahalleleri Kürk ticaretinin getirdiği zenginlik, Kastoria’nın mimarisine de yansıdı. Şehrin iki tarihi mahallesi Ntolço (Ντολτσό) ve Apozari (Απόζαρι), 17. ve 19. yüzyıllar arasında inşa edilmiş taş konaklarıyla (arhontika) bugün de ayakta.
Ntolço, gölün kıyısında, dar taş sokakları ve merkezinde yer alan tarihi meydanıyla şehrin eski ticaret kalbiydi. Bugün de Kastoria’nın en önemli etkinliklerinden birinin -Ragoutsaria karnavalının- final noktası burası. En bilinen konaklardan bazıları: Emmanouil Konağı (1750, bugün Kostüm Müzesi), Nerantzi-Aivazi Konağı (bugün Halk Bilimi Müzesi), Sapountzi, Basara ve Natzi konakları. Bu yapıların ortak özellikleri: üst katta uzanan ahşap “iliakos” (kapalı balkon), öne çıkan cumbalar, ağır ahşap çatı saçakları ve yüksek duvarlarla çevrili taş avlular.
Apozari ise biraz daha sakin, dar taş kaldırımlarıyla adeta bir film setini andırıyor. Her iki mahallede de yürüyerek dolaşmak, Kastoria’nın kürk zenginliğinin somut izlerini görmenin en iyi yolu.
Bizans Kiliseleri: 72 Tapınaklı Bir Şehir Kastoria’nın belki de en az bilinen ama en etkileyici tarafı: sığdığı küçük alana rağmen barındırdığı inanılmaz sayıda tarihi kilise. Şehirde bugün 72 kilise ve şapel bulunuyor; bunlardan 15 tanesi Bizans ve Bizans-sonrası döneme ait olup büyük ölçüde bozulmadan günümüze ulaşmış.
En eskisi 9. yüzyıla tarihlenen Aziz Stefanos Kilisesi. Onu 10. yüzyıldan Taxiarhis Metropoleos Bazilikası ve yine 10. yüzyıla ait Panagia Koumpelidiki izliyor. Koumpelidiki, adını Türkçe’ye de geçen “kubbe” kelimesinden alıyor -Yunanca “koumpes”- çünkü şehirdeki tek kubbeli Bizans kilisesi bu yapı. Aynı zamanda Kutsal Üçleme tasvirine sahip tek kilise olma özelliğini de taşıyor. İsviçreli Bizans uzmanı Henri Grégoire’ın bu şehir için “Bizans geleneği bir gün kaybolursa, onu yeniden inşa etmeye Kastoria tek başına yeter” dediği aktarılıyor.
- yüzyıldan Agii Anargiri Kilisesi, şehirdeki mermer süslemeye sahip tek kilise olarak öne çıkıyor; kuzey duvarındaki bağışçı tasviri, kiliseyi yaptıran Limniotis ailesinin üyelerini gösteriyor. Gölün kıyısında, kalenin biraz dışında yer alan Panagia Mavriotissa Manastırı ise 11. yüzyıl sonuna tarihleniyor ve gölün en fotoğraflanan noktalarından birini oluşturuyor -kilise, tam kıyıya, ağaçların gölgesine kurulmuş.
Bu kiliselerin çoğu küçük, sade ve turist kalabalığından uzak. Ama içlerine girip fresklere baktığınızda, Kastoria’nın neden Ohri ve Meteora’yla birlikte anılan bir Bizans merkezi sayıldığını anlıyorsunuz.
Orestiada Gölü: Kastor’un, Orestes’in ve Ejderhanın İzinde Şehrin adını da kimliğini de şekillendiren göl, resmi olarak Orestiada Gölü (bazen sadece Kastoria Gölü) olarak biliniyor. 28 km² yüzölçümü ile Yunanistan’ın on birinci büyük gölü; derinliği 1,4 ile 12 metre arasında değişiyor, kıyı şeridi yaklaşık 30 km. Kastoria şehri, tam ortasında bir yarımada gibi göle uzanıyor.
Göle dair anlatılan hikayeler kadar isimlerinin kökeni de katmanlı. “Orestiada” ismi, babası Agamemnon’u öldürdükten sonra bu bölgeye sığındığı söylenen mitolojik Orestes’e atfediliyor. “Kastoria” ismi ise yukarıda bahsettiğimiz gibi hem Zeus’un oğlu yarı-tanrı Kastor’a hem de gölde bir zamanlar yaşayan kunduzlara (kastori) bağlanıyor.
Gölün kıyısındaki tepede bulunan Ejderha Mağarası (Spilaio tou Drakou) da kendi efsanesini taşıyor: halk anlatımına göre mağarada bir zamanlar bir ejderha yaşıyormuş. İçeride gerçekten de mağara ayısına (Ursus spelaeus, yaklaşık 10.000 yıl önce nesli tükenen bir tür) ait fosiller bulunmuş -efsane ile paleontoloji burada tuhaf bir şekilde kesişiyor. Mağara bugün rehberli turlarla geziliyor.
Gölün etrafını yürüyerek, bisikletle ya da küçük turist tekneleriyle dolaşmak mümkün. Ay Thanasis Tepesi’nden bakıldığında göl, çevresindeki Vitsi ve Grammos dağlarını ayna gibi yansıtıyor.
Dispilio: Gölün Dibindeki 8.000 Yıllık Köy Kastoria’nın merkezine yaklaşık 5-7 km mesafede, gölün güney kıyısındaki Dispilio köyünün hemen yanında, Yunanistan’da göl kenarında kazılan ilk neolitik yerleşim yer alıyor. 1932’de göl suyu seviyesi düştüğünde ortaya çıkan kazık kalıntılarıyla fark edilen bu yerleşim, MÖ 6. binyıldan MÖ 4. binyıla kadar kesintisiz iskân görmüş.
Buluntular arasında en dikkat çekici olanı, MÖ 5260 yılına tarihlenen ve üzerinde çizgisel işaretler bulunan ahşap bir tablet: Dispilio Tableti. Erken bir yazı biçimi olabileceği düşünülüyor ve bulunduğu tarih itibarıyla dünyanın bilinen en eski yazılı belgelerinden biri olarak tartışılıyor. Bugün alan hem arkeolojik kazı yeri hem de açık hava müzesi olarak düzenlenmiş; ahşap ve çamurdan yeniden inşa edilmiş sekiz kazık üstü ev, ziyaretçilere neolitik dönemin balıkçı-çiftçi-avcı yaşamını canlandırıyor.

Kastoria’da Ne Yenir?
Kastoria mutfağı, gölün ve dağların birlikte beslediği, kışa hazırlıklı bir mutfak.
Fasulye: Bölgenin coğrafi işaretli ürünleri arasında Kastoria’nın “gigantes” (iri fasulye) ve “elefantes” (fil fasulyesi) türleri öne çıkıyor. Komşu Prespa gölleri bölgesinin siyah fasulyesi de sofralarda sık görülüyor. Sarmades (armia): Turşu lahana yaprağına sarılan dolmalar, bölgenin klasik kış yemeklerinden. Gribadi: Tavada pişirilen göl balığı; Kastoria mutfağının imza lezzetlerinden. Turna (tourna) ve prikí gibi diğer göl balıkları da geleneksel olarak pişiriliyor, ama bulmak kolay değil. Peynirler: Feta, kaşer, kefalotiri, kefalograviera ve keçi/koyun sütünden yapılan diğer yerel peynirler. Tsipouro: Kuzey Yunanistan’ın anasonsuz ya da anasonlu damıtılmış içkisi; Kastoria’da mezelerle birlikte neredeyse bir ritüel.
Ragoutsaria: Kastoria’nın Kış Karnavalı Her yıl 6-8 Ocak tarihleri arasında Kastoria, kökleri belirsiz ama yüzyıllara dayanan bir karnavala ev sahipliği yapıyor: Ragoutsaria. Kostümlü gruplar, çanlar ve geleneksel müzik eşliğinde şehrin sokaklarında yürüyor; kutlamaların finali geleneksel olarak Ntolço’nun tarihi meydanında gerçekleşiyor. Bu meydan, Osmanlı döneminde farklı toplulukların bir arada yaşadığı ve geleneklerin korunduğu bir buluşma noktası olarak biliniyor. Kışın Kastoria’ya gitmeyi düşünüyorsanız, bu tarihleri hedeflemek akıllıca olur.
Kastoria’da Nerede Kalınır?
Şehrin en atmosferik konaklama seçenekleri, gölü gören butik pansiyonlar ve tarihi mahallelerdeki restore edilmiş taş evler. Ntolço ve Apozari çevresinde kalmak, sabah erkenden gölün üzerinde kalkan sisi izlemek için ideal. Daha bütçe dostu seçenekler için şehir merkezindeki oteller de yeterince konforlu; büyük rezervasyon platformlarında “Kastoria” araması yeterli.
En İyi Ziyaret Zamanı Kastoria, Yunanistan’ın geri kalanından farklı bir iklime sahip: kışları soğuk ve karlı, yazları ise serin ve ferah geçiyor. Bu da onu yaz sıcağından kaçmak isteyenler için ilginç bir alternatif yapıyor. İlkbahar (Nisan-Mayıs) ve sonbahar (Eylül-Ekim), doğanın en güzel halini aldığı ve kalabalığın en az olduğu dönemler. Ocak başı ise Ragoutsaria karnavalı nedeniyle kendine has bir cazibe taşıyor.
Kastoria’ya Gitmeden Önce Bilinmesi Gerekenler Şehir merkezinden Dispilio’ya kısa bir araba ya da bisiklet sürüşüyle ulaşılabiliyor; gölü tam tur atan bir yol var. Ejderha Mağarası’na girişler rehberli; önceden telefonla kontrol etmekte fayda var. Kürk atölyelerinin çoğu Ntolço ve çevresinde toplanmış durumda; alışveriş yapacaksanız birkaç dükkanı karşılaştırmak mantıklı. Kastoria’nın kendi küçük havalimanı olsa da seferler sınırlı; Selanik üzerinden planlama yapmak daha güvenli. Kışın hava gerçekten soğuk oluyor, kalın giyinmek gerekiyor -bu Yunanistan’ın “ada” imajından fazlasıyla uzak bir taraf.
Son Söz: Neden Kastoria? Çünkü burada da, tıpkı Yanya’da olduğu gibi, her şey birbirine bağlı: göl kürkle, kürk konaklarla, konaklar kiliselerle, kiliseler de şehrin kesintisiz tarihiyle. Kastoria, ege sahillerinin gürültüsünden uzak, kendi ritminde yaşayan bir Yunanistan sunuyor. Kürk kokulu sokaklarda yürüyüp gölün üzerindeki sisi izlemek, Yunanistan’ı sadece adalardan ibaret sanan herkes için iyi bir düzeltme olacaktır.


